KORONAVİRÜS SALGINI SEBEBİYLE SÖZLEŞMELERİN DEĞİŞEN KOŞULLARA UYARLANMASI

Hazırlayan: Stj. Av. Bengisu Salmaner

 KORONAVİRÜSÜN AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ YARATMASI NEDENİYLE

SÖZLEŞMELERİN DEĞİŞEN KOŞULLARA UYARLANMASI

Dünyada ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti’nin Wuhan kentinde görülen koronavirüs salgını (COVID-19) Dünya Sağlık Örgütü tarafından 12.03.2020 tarihinde pandemi (salgın) ilan edilmiştir. Koronavirüs salgınının tüm dünya inanılmaz bir hızla yayılması karşısında, ülkemizde salgının kontrolünü sağlamak adına çok sayıda tedbir alınmış ve halen daha alınmaya devam etmektedir. Buna rağmen koronavirüs, sosyo-ekonomik hayatımızı kısa bir süre içinde ve kaçınılmaz bir şekilde olumsuz etkilenmiştir. Sıra dışı bir seyirde ilerleyen bu süreçte hâlihazırda yeni kurulmuş ya da devam etmekte olan sözleşmelerin akıbeti güncel bir sorun hâline gelmiştir.

“Koronavirüsün (Covid-19) Türk Borçlar Hukuku ve Sözleşmeler Üzerindeki Etkileri” başlıklı yazımızda sözleşmede mücbir sebep düzenlemesi bulunması ihtimalinde koronavirüsün mücbir sebep niteliği sebebiyle ifa imkânsızlığı yaratması durumunu değerlendirmiş ve sözleşmede mücbir sebep düzenlemesi olmaması veya taraflar arasında herhangi bir yazılı sözleşme bulunmaması ihtimalinde, sözleşmenin TBK’nın 138. maddesi kapsamında uyarlanmasının taraflarca talep edilebileceğine değinmiştik. Koronavirüs salgını sebebiyle tarafların edimlerinin ifasının güçleştiği pek çok akdi ilişki hâlihazırda mevcuttur. Bu yazımızda sözleşmelerde aşırı ifa güçlüğü sonucu işlem temelinin çökmesi kapsamında sözleşmelerin değişen şartlara uyarlanması konusu irdelenecektir.

Hukukun temel ilkelerinden biri olan “Ahde vefa ilkesi” (pacta sunda servanda) kişilerin serbest iradeleriyle kurdukları sözleşmeye bağlı kalmalarını ifade eder. Ahde vefa ilkesi uyarınca sözleşme kurulduktan sonra değişen koşullar, tarafların sözleşme ile üstlendikleri edimleri ifa yükümlülüklerini etkilemez. Bu ilkeye bağlı olarak borçlu edimini üstlendiği şekliyle ifa etmekle yükümlü olacaktır. Ancak sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun vuku bulması durumunda, ifa imkânsız olmamakla birlikte aşırı derecede güçleşmiş olabilir. söz Böyle bir durumda ahde vefa ilkesinin katı bir şekilde uygulanması haksız ve adaletsiz bir sonuç ortaya çıkarır. İşte ahde vefa ilkesinin istinasını, “işlem temelinin çökmesi” teorisi oluşturmaktadır.

Sözleşmenin ifası sırasında hal ve koşulların değişmesi halinde, dürüstlük kuralı gereği sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması gerekli ise, ahde vefa ilkesinin aksine sözleşme yeni hal ve şartlara göre uyarlanabilir. Buna “sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması ilkesi” denir. Bu ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 17.09.1997 tarihli bir kararında şu şekilde ifade edilmiştir; “…Ahde vefa ilkesine göre; sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalı ve hükümlerine riayet olunmalıdır. Sözleşmeye bağlılık ilkesi hukuki güvenlik, doğruluk ve dürüstlük kuralının bir gereği olarak, sözleşme hukukunun temel ilkelerinden biridir. Karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde, edimler arasında mevcut olan denge şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. Buna göre akit yapıldığı sırasında mevcut bulunan şartlar önemli surette değişmişse, artık taraflar sözleşme ile bağlı olmamalıdır. Bu görüş doktrinde “Emprevizyon Teorisi” adıyla anılır. (Tekinay/-Akman/Burcuoğlu/Altop, Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler 7.Bası.İst. 1993 sh: 1005) İşte edimler arasındaki dengeyi aşırı derece bozan olağanüstü haller harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki olağanüstü yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi hallerde sözleşmeye bağlılık ile sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık sözleşmeye sıkı sıkı bağlı kalma adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK. Md.2/2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Bu adaletsiz sonuçları bertaraf etmek için, bugün İsviçre-Türk Hukuku’nda çoğunlukla dayanılan esas, dürüstlük kuralı uyarınca çözüm bulunmasıdır. Karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin, olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçleştirmesi ve belki de imkansız hale gelmesi durumunda “işlem temelinin çökmesi” gündeme gelir. Bu gibi hallerde emprevizyon veya Clausula Rebus Sic Stantibus kuramı çerçevesinde kurulmuş olan bir sözleşmede değişikliklerin yapılması için hakimin sözleşmeye müdahalesi istenebilecektir. Hakim bu gibi hallerde ya sözleşmeyi ortadan kaldıracak ya da sözleşme koşullarının olağanüstü olgulara uyarlanmasına ve böylece sözleşmede bozulmuş olan dengeyi yeniden sağlayacaktır.

Ahde vefa ilkesinin istisnasını işlem temelinin çökmesi teorisinin oluşturduğundan bu bağlamda aşırı ifa güçlüğü kavramını da incelemek gerekmektedir. İfa imkânsızlığı ve aşırı ifa güçlüğü kavramları farklı kavramlar olup, bu kavramlar birbirleriyle karıştırılmamalıdır. İmkânsızlık kavramından farklı olan ve aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama talebi, Türk Medenî Kanununun 2 nci maddesinde hüküm altına alınan dürüstlük kuralına dayanmaktadır. Her ne kadar ifanın imkânsızlaşması ve aşırı ifa güçlüğü kavramları yakın ilişki içinde olsa da aşırı ifa güçlüğü durumunda, ifa imkânsızlaşmamakta yalnızca borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ifaya konu edimler arasındaki dengenin borçlu aleyhine aşırı derecede bozulmuş olduğu bir hal söz konusu olmaktadır. Bu ihtimalde işlem temelinin çöktüğü kabul edilmektedir.

İşlem temelinin çökmesi durumunun söz konusu olduğu hallerde sözleşmenin değişen şartlara uyarlanabilmesine ilişkin şartlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138 inci maddesinde öngörülmüştür. Buna göre sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasının şartları aşağıdaki şekilde sıralanabilir;

1) Sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan ve taraflarca öngörülemeyen olağanüstü bir durumun varlığı

2) Uyarlama talep eden tarafın (aşırı ifa güçlüğü içine düşen borçlunun) olayın meydana gelmesinde kusurunun bulunmaması

3) Sözleşme ile kararlaştırılan edimler arasındaki dengenin dürüstlük kuralına aykırı şekilde aşırı ölçüde farklılaşmış olması

4) İfası aşırı derecede güçsüzleşen edimin ifa edilmemiş olması veya edimin ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklar saklı tutularak ifa edilmiş olması

5) Sözleşme kurulduktan sonra meydana gelen öngörülemeyen değişiklik ile edimin ifa edilmesinin aşırı derecede güçsüzleşmesi arasında uygun illiyet bağının bulunması

Bu şartların varlığı halinde hâkimden sözleşmenin uyarlanması talep edilebilecektir. Mümkün olmaması ihtimalinde ise sözleşme sona erdirilebilecektir.

Koronavirüs salgınının taraflarca öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenemeyen olağanüstü bir durum olup olmadığı doğacak olası uyuşmazlıklar için tartışma konusu haline gelmiştir. Kanaatimizce koronavirüs salgını, sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkabilecek öngörülemez ve olağanüstü değişiklik sayılabilir. Nitekim bu salgının ortaya çıkmasında sözleşme taraflarından herhangi birine kusur yüklenemez. Yine salgının tüm dünya genelinde aniden kendini göstermeye başlaması hükümetleri de şaşırtmış ve devamında öngörülemez bir hızla yayılması bu salgını öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenemeyen olağanüstü bir değişiklik olarak nitelendirmemize sebep olmuştur. Tarafların sözleşmenin ifasını aşırı derecede etkileyebilecek olan böyle bir salgın hastalığı sözleşmenin kurulması sırasında öngörebilmesini beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır. Ancak sözleşmenin uyarlanması talebi için koronavirüs tek başına yeterli bir sebep değildir. Keza yukarıda belirttiğimiz diğer koşulların da somut olay bazında gerçekleşmiş olması gerekir. Bununla beraber hastalığın tüm sözleşmeler üzerinde aynı etkiyi yaratacağı da söylenemez. Dolayısıyla sözleşmenin TBK m. 138 uyarınca uyarlanabilmesi için her bir somut olay özelinde sözleşmenin niteliği, kurulma zamanı, süresi, tarafları vb. unsurların birlikte değerlendirilmesi gerekir.

İşlem temelinin çökmesi sonucu sözleşmenin uyarlanmasının talep edilmesinden evvel tarafların bir araya gelip sözleşmelerini yeniden müzakere için adım atmaları ve aralarında uyuşma yoluna gitmeleri zamandan ve masraftan tasarruf etmelerini sağlayacaktır. Özellikle uzun yıllar sürdürülmek istenilen bir sözleşme ilişkisinde, tarafların ortak iradesine dayanan bir uyarlama yapılması, her iki taraf için de tatmin edici bir sonuç ortaya çıkaracak ve sözleşmenin devamlılığını pekiştirecektir. Her ne kadar hakim sözleşmeye müdahale ederken taraf iradelerine de önem verilerek yorum yoluyla sözleşmenin dürüstlük kuralına uygun hale getirilmesini sağlasa da[1], bazı durumlarda hakimin sözleşmeye müdahalesi bir tarafı memnun ederken diğer taraf bakımından sözleşmenin ifası bir külfet haline getirmekte ve taraf ilişkilerini zedeleyebilmektedir. Hakimin müdahalesinden memnun kalmayan taraf, zorunlu olarak bu yeni şartlara katlandığından sözleşme şartlarının elverdiği ilk fırsatta sözleşme ilişkisini sona erdirme yolunu tercih etmektedir. Haliyle hakimin müdahalesi bazı sözleşme ilişkileri bakımından geçici bir çözüm sunmakla birlikte uzun vadede taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin devamlılığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Tarafların bu şekilde bir müzakere sonucu anlaşmaya varamaması halinde ise, sözleşmeyi ifa etmekte zorlanan taraf bakımından hakimin sözleşmeye müdahalesini talep etmek kaçınılmaz hale gelecektir. Bu durumda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar.[2] Hâkimin sözleşmeye müdahalesi dar anlamda olabileceği gibi geniş anlamda da olabilmektedir. Dar anlamda müdahale, sözleşmenin içeriğinde, tarafların edimlerinde ve ifa yükümlülüklerinde yapılacak bir değişikliği ifade ederken; geniş anlamda uyarlama, sözleşmenin sona ermesi de dahil olmak üzere sözleşmenin hem süresinde hem içeriğinde değişiklik yapılması sonucunu doğurur. Dar anlamda uyarlama edimin konusunun değiştirilmesi, arttırılması veya azaltılması, ifa yeri ve zamanının değiştirilmesi gibi farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Sözleşmenin sona erdirilmesi de dahil olan çözümler bir başka ifade ile hakimin geniş anlamda müdahalesi ise sözleşmenin ayakta tutulması ilkesi gereğince ancak dar anlamda uyarlamanın mümkün olmaması ihtimalinde gündeme gelecektir.[3]

Hâkim Türk Medeni Kanununun 4 üncü maddesinden doğan takdir yetkisini kullanarak koyduğu kurallarla yalnızca sözleşmede boşluk olan noktaları tamamlayabilir veya değiştirebilir. Objektif esaslı noktalar sözleşmenin kanuni tanımında yer alan zorunlu unsurlar olduğundan ve taraflarca uyuşma sağlanması gereken asgari unsurlar olduğundan bunlara ilişkin boşluklar uyarlama yolu ile doldurulamayacaktır. Yargıtay bir kararında uyarlamanın ne şekilde yapılması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır;  “Sözleşmeye bağlılık esas olduğundan, uyarlama daima yardımcı bir çözüm olarak düşünülmelidir. Sözleşmeye yazılan özel hükümler yorumlanıp, bunların taraflara sağladığı hak ve yararlar ile ekonomik değişikliklerin etkileri, kiralananın nitelikleri gibi somut olayın özelliği ile belirlenecek tüm objektif ve subjektif hal ve koşullar değerlendirilmeli, uyarlama yapılması kanaatine varılırsa, sözleşmedeki intibak boşluğu, hak ve nefaset, doğruluk, dürüstlük kuralları (TMK. md.4, 2/1) ışığında yasa boşluğunda olduğu gibi TMK.md 1’deki yetki kullanılarak hakim tarafından doldurulmalıdır.”[4]

Sonuç olarak, bir borcun sözleşmede kararlaştırıldığı şekilde ifa edilmesi ahde vefa ilkesinin gerekliliği olmakla beraber, kusurun taraflara yüklenemeyeceği beklenmeyen bir takım olağanüstü değişikliklerin söz konusu olduğu uyuşmazlıklar için, kanun koyucu aşırı ifa güçlüğü ile ilgili Türk Borçlar Kanununun 138 inci maddesinde sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması imkânını tanımıştır. Bu hallerde eğer koşulları da mevcutsa işlem temelinin çöktüğü kabul edilerek hakimden sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması talep edilebilecektir. Edimler arasındaki dengenin borçlu aleyhine bozulması ile beraber kendisinden ifanın dürüstlük kuralı uyarınca beklenemediği borçlu sözleşmenin uyarlanmasını talep edebilir. Unutulmamalıdır ki, aşırı ifa güçlüğüne düşen taraf edimini ifa edecekse, edimin ifası mutlaka ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklar saklı tutularak ve ihtirazi kayıt konularak yapılmalıdır; aksi takdirde uyarlama talebinin şartlarından biri sağlanamayacağı için kanunun tanımış olduğu bu imkandan yararlanmak güç hale gelebilecektir. Yargıtay’ın edim ihtirazi kayıt konulmaksızın ifa edilmiş ise, ifada bulunmakla onu yerine getirme güç ve imkanına sahip olunduğu ve değişen şartlara rağmen edimin ifa edilebileceği kabul edilmiş olduğundan sözleşmenin uyarlanmasının istenemeyeceğine yönelik içtihatları bulunmakla birlikte iken[5] aksi yönde kararları da mevcuttur.[6] İhtirazi kayıt koymak suretiyle hakların saklı tutulması herhangi bir şekle tabi kılınmamış olmakla beraber, ispat kolaylığı açısından yazılı şekilde yapılması uygun olacaktır. Karşı tarafa telgraf çekmek, iadeli taahhütlü mektup göndermek, fax çekmek, noterden ihtar çekmek vb. şekillerde ihtirazi kayıt iradesi açıklanabilir.[7] Borçlu doğan haklarını saklı tutarak ifada bulunmuşsa, ifadan sonra da bu haklarını kullanabilecektir. Bu takdirde, uyarlamanın sonucuna göre veya sözleşmeden dönme halinde, ifa etmiş bulunduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre kısmen veya tamamen geri isteyebilecektir.[8] Koronavirüs salgını, sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkabilecek beklenmeyen bir olağanüstü değişiklik olarak kabul edilebilir. Bu salgınının öngörülemeyen bir olağanüstü değişik olduğuna dair henüz yargıda bir nitelendirme yapılmamıştır. Bu nedenle kesin bir yorumda bulunmak için henüz çok erken olsa da salgının, sözleşmelerin ve sözleşmelerin tarafları üzerindeki etkisinin somut olay bazında yorumlanması gerektiği söylenebilecektir.

Konuyla ilgili diğer sorularınız için bizlerle her zaman iletişime geçebilirsiniz.

E-posta: info@turhanturhan.com


[1] Yargıtay HGK’nun 18.11.1998 tarihli, 815/835 sayılı kararı.

[2] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 25.6.2015 tarihli 2015/4013 E. ve 2015/6417 K. sayılı kararı.

[3] Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 14. Baskı, Ankara, 2012, s. 482.

[4] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 21.11.2016 tarihli 2015/11014 E. ve 2016/6873 K. sayılı kararı.

[5] Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 13.11.2015 gün 2015/163 Esas, 2015/5752 Karar sayılı ve 10.04.2017 gün 2016/2989 gün 2017/1637 Karar sayılı kararları.

[6] Aksi yönde bkz. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 24.1.2019 tarihli, 2018/7863 E. ve 2019/534 K. sayılı kararı.

[7] TBB Dergisi, Sayı 66, 2006, İhtirazi Kayıt İleri Sürme Hakkının Kullanılması, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 15.02.1999 tarihli 1998/19727-2077 sayılı kararı, Yılmaz, Borçların İfasında İhtirazi Kayıt İleri Sürülmesi ve Uygulaması, s. 77.

[8] Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 13.06.2014 tarihli, 2013/16898 E. 2014/18895 K. sayılı kararı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir